90'li yıllarda en iyi film oscarını almaya hak kazanan filmler
*bu liste yorumlaması bitene dek güncellenecektir şimdilik 7/10
I. dances with wolves

evvvvvvvvettt! ilk açtığımda 4 saat olduğunu görünce bi' uzaklaşmadım desem yalan olur ancak film gerçekten sıkmadan izlettirdi kendisini. film için herkes amerikanların/beyazların ne kadar kötü olduklarını ve kızıl derililere ne kadar çok vahşice davrandıklarını anlatmaya çalıştığını ve bu bakış açısında mesajlar taşıdığını söylemiş. söylemiş ama ben farklı düşünüp, farklı bir bakış açısıyla izledim ve inceledim. (bella, farklı biriyim işte stickerı) savaşın ortasında sınır bölgesinde yapayalnız kalan bir subayın kibar(!) kızıl derili sioux kabilesinin içinde asimile olmasını izliyoruz. subay john dunbar gerçekten yapayalnız, bulunduğu kaleyi günden güne güzelleştirerek ordudan gelecek diğerlerini bekliyor ancak ne gelen var ne de giden. üstelik ne hikmetse dunbar'ın oraya vardığını haber edecek tek bir köylü var o da (filmde düşman olarak işlenen) pawnee kabilesinin üyeleri tarafından götünden (gerçek anlamda) oklanıyor ve dunbar'ın sağ sağlim varabildiği ve orduyu beklediği haberi neticede kızıl derili bir kabile tarafından engelleniyor ve hiçliğin ortasında aylarca yapayalnız kalıyor. öyle ki gördüğü ilk canlı olan kurdu (two sucks)vurmaktan vazgeçip besliyor. neyse filmi anlatmaktan uzaklaşalım, bence kızıl derililerin de davranış açısından beyazlardan/amerikalılardan pek bir farkları yok. çoğunluk onlarda olsa ya da güç (silah?) bugün bu filmin zıddını izliyor olabilirdik. film boyu hem kızıl derililerin vahşiliğini ve insanlığını hem de beyazların vahşiliğini ve insanlığını görmüş olduk. bence john dunbar gayet centilmence karşılaştığı farklı ırk bir kabileyle dostluk ilişkileri kurup devletiyle iletişime geçebileceği günü bekleyip bu dostluğun büyümesini umuyor. ancak bu bekleme süresi o kadar uzun sürüyor ki dunbar'ın, günden güne asimile oluşunu izliyoruz. öyle ki artık onlardan birine (aslında onlardan olmasa da neyse onlardan diyelim biz) aşık olup evleniyor ve artık onlar gibi konuşuyor onlar gibi giyiniyor onlar için savaşıyor falan derken bir gün ordu çıkıp geliyor ve dunbar'ın bir kızıl derili gibi giyindiğini görünce onu esir alıp sorguya tutuyorlar, onun bir subay olduğunu öğrendiklerinde ise hain olarak görüyorlar. işte filmi izleyenlerin genel olarak ayrıştığı nokta bu olmuş ama ben bu noktada da farklı düşünüyorum (içimdeki bella büyüyor) o kadar süre yalnız bırakılan ve farklı bir ırk tarafından el uzatılan (bakın azınlık bırakılan biri de değil TEK bırakılmış bu adam orada) adamın asimile olması kadar normal bir şey bence yok, o sebeple ona hain gözüyle de bakılmamalı diye düşünüyorum. çünkü dunbar'ın umudu bu iki ırk arasında bir köprü kurmak ve anlaşma sağlamak, dostluğu büyütmek belki de en başından beri bu. öyle ki ilk tutsak edildiğinde bunu açıklamaya da çalışıyor ancak elbette ki bazı APTAL erkek askerlerin özellikle eğitimsiz ve rütbesizlerin yaptıklarıyla bu ihtimalin ve umudun yıkılışını izliyoruz. aslında kızıl derili kıyafeti giymiş amerikan tasvirini biz piyanist filminde alman paltosu giyen polonyalı'da da gördük. o üşüdüğü için giymişti paltoyu, dunbar ise yapayalnız kaldığı için... çok uzadı ancak demem o ki, john dunbar en başta kibar olmasaydı film 30. dakikada falan biterdi ve film olmazdı ya da farklı bi' konuda izlerdik aynı kadroyu. böylelikle sadece beyazları/amerikanları vahşi ve acımasız görüp kızıl derilileri övmemek gerektiğini görmüş oluyoruz. iyilik iyilik çağırabilir, denemek gerekir dunbar bunu denedi ve elde etti. he bir de bu filmde çıkarılması gereken bir derslerden biri de HER MEMLEKETİN İYİSİ VAR KÖTÜSÜ VAR YİĞENİM... olmalıdır. naçizane, saygılarımla.
II. the silence of the lambs
bu film hakkında bir şeyler karalamaya gerek yok gerçekten ya... hayatının bir döneminde herkes izlemiştir bu filmi. hopkins'in oyunculuk resitali sergilediğine inandığım bu yapım izlediğim en iyi psikolojik gerilimlerden. zamanının ötesinde bir film yıllar sonra da böyle anılacağına inancım tam...
III. unforgiven

gerek var mıydı ya bi boklar olacağı hep belliydi birinden birinin öleceği de... neyse "arkadaşımın cesedini kapı süsü yapan birinin silahlanması gerekiyordu" diyip küçük bill dahil 6 kişiyi öldürüp posta koyup gittiği sahne çok iyiydi. oscarlık mı?? bana göre kesinlikle değil. western filmlerin en iyilerinden deniyor ona diyecek lafımız yok, western film mantığı komple saçmalık zaten.
IV.schindler's list

tamam iç yanıyor evet ama bi filmin iç yaktırıyo diye başyapıt olması gerekmiyo bu baya travma pornosu gibi akıyo bakın ne kadar kötüydü görün etkilenin diye üstüne basıyo oskar schindler dedikleri herif kurtarıcı mı yoksa tam bi kapitalist mi belli değil vicdanla cilalanmış bi çıkar adamı resmen film de bunu sorgulamak yerine gözyaşı üstünden yürüyüyo kırmızı montlu çocuk sahnesi var ya evet etkili ama bi yandan da bakın ne kadar sanatsalız ne kadar sembolüz havası var. tüm bu düşünceleri bir yana bırakırsak etkileniyor muyuz filmden? etkileniyoruz. oyunculuklar falan müthiş, döktürmüşler. komutan kendinden nefret ettirmeyi başarıyor, yahudiler korkularını yediriyorlar insana. iyi mi? iyi en iyisi mi o tartışılır.
V. forrest gump

çok samimi çok sade ama bir o kadar da büyük bir hikaye anlatıyo yani aslında küçük bi adamın hikayesi ama arka planda amerika’nın kırk yılını görüyosun o yüzden zamansız ve evrensel bi film bu. Bİ GÜN BEN DE DURDUK YERE KOŞMAYA BAŞLİCAM
VI. braveheart

william wallace karakteri klişe gibi duruyo özgürlük diye bağıran savaşçı falan ama mel gibson öyle oynamış ki adam resmen yüreğini döküyo ortaya özgürlük dediği şey sadece ülke değil insanın kendi kaderi üstündeki hakkı aşk da var intikam da var ihanet de var ama film bunları amerikanvari parlatmadan anlatıyo savaş sahneleri hâlâ sağlam yumruk gibi oturuyo suratına ama sadece şiddet değil duyguyu da taşıyo müzik zaten ayrı olay o gaipten gelen gaita ezgileri resmen damarına işliyo bi yandan da tarihsel olarak tartışmalı evet ama mesele belge değil anlatı sen wallace’ın gözünden bakınca dünya netleşiyo taraflar keskinleşiyo ve film seni onun davasına inandırıyo o “they may take our lives but they’ll never take our freedom” dediği an var ya yani orada sinema diye bi şey varsa kendini tam orada gösteriyo bi de o final sahnesi o işkence anı bile adamın içini döktüğü bi suskunlukla veriliyo. çok uzun işlenmesi dışında ben bu filmi gerçekten sevdim.
VII. the english patient

VIII. titanic

titanic'e burun kıvıran çok olur ama aslında taş gibi film yani tamam aşk hikayesi çok klasik zengin kız fakir oğlan falan ama olay o değil olay bunu nasıl anlattığı gemi zaten başlı başına bi metafor herkes aynı yere gidiyo ama kimin hangi katta olduğu çok net o sınıf ayrımı öyle güzel kurulmuş ki rose’un üst kata ait olup aşağı kata gönlünü kaptırması falan çok düz gibi duruyo ama film onu o kadar büyük bi zarafetle işliyo ki kaptırıyosun kendini jack'in çizimleri, yemek sahneleri, danslar hepsi hem estetik hem karakter kurucu şeyler bi de james cameron detayı var adam resmen obsesif şekilde her şeyi doğru yapmış gemi birebir maketlerle kuruldu detaylar manyak gibi çalışıldı battığı sahneler hâlâ su üstünde duran efekt başarısı bence ve evet o meşhur tahtaya sığar mıydı sığmaz mıydı (NET SIĞARDI BU ARADA DKGLSDHF) muhabbeti dönüp duruyo ama o artık teknik değil dramatik bi tercih jack orada ölmek zorundaydı çünkü hikaye öyle büyüyo rose’un hayatta kalıp anlatmasıyla bu bi aşk filmi gibi dursa da aslında hafızayla, travmayla, sınıfla ve hayatta kalmakla ilgili çok katmanlı bi şey yani titanic hem batıyo hem yükseliyo bu çelişkiyi çok iyi taşıyo
IX. shakespeare in love

X. American Beauty

