izlenenler
filmler
1. the adjustment bureau 6/10özgür irade denilen şey gerçekten var mıdır? çabalayarak ya da çabalamadan verdiğimiz kararların ne kadarı kaderdir? film öncesinde de bu tarz sorular insanın aklını kurcalar durur ama filmden sonra daha fazla bi takılıyor. bu soruların cevabını romantik şekilde aldık filmde. romantik aksiyon izlemesi keyifliydi hele de emily blunt hanımefendi varsa daha da keyifli oluyor.
2. mr. brooks 6/10
esasında hikaye 7/10 olabilir ama o kadar yersiz uzatılmış ki... gizemi ve gerilimi koruyabilmek adına uzatıldığını düşünüyorum sadece yanlış seçim olduğu kanaatindeyim. filmin iki saat olup uzun kaçmasından da öte eksik işlenen yanları da var, sanırım sıkıcılığı da daha çok buradan geliyor o sebeple totalde 6/10 gayet hakkaniyetli olur gibi geldi bana. ikinci filme göz kırpıldığı film boyu çok açık ama sırf ikinci film için bu eksiklikler kaldıysa hikayeye yazık olmuş diyebilirim. filmin genel yorumlarında marshall karakterinden pek kimse haz etmemiş ama ben filmin sinematografisine çok katkısı olduğunu düşünüyorum hatta kızının katil olduğunu fark ettiği andan itibaren onunla olan konuşmasını iple çektim diyebilirim. umarım ikinci filmde marshallı ve brooks'u gerçekten daha yakından tanıyabiliriz. yani bir dexter tanıtımı beklemiyorum elbette iki saatlik filmden ama bu kadar da yavan olmamalı diyorum...
3. hidden figures 7/10başarılı olmuş kadınları izlemek gibisi yok.
paradoks paradoks paradoks... her şey o kadar birbiriyle iç içe ki. film boyu paradoksların içinde boğulduk durduk. james'in rüyasının gerçek çıkması ve sürekli söylediği "geçmişi değiştiremem, geleceği düzeltmeye çalışıyorum." repliği boşa çıkmadı en azından. belki de kısmen(?) en azından geçmişin değişmediği kısmında. james yine james'in ölümüne şahit oldu. twelve monkey'in bambaşka şey çıkması. peki paradoksu başlatan olay neydi? james'in yaptıkları yapılmasa olaylar belki de gerçekleşmeyecekti..... belki dolu harika bi film. inanılmaz zevk verdi, emeği geçen herkese ve bruce willis'e teşekkürler.
5. children of men 7/10umutsuzluğun içindeki umut savaşı diyebiliriz zannımca bu filme. verilen sistem eleştirileri alt sınıf üst sınıf anlatımları bence gayet abartısız ve yerindeydi. izlerken uçarı bulunmuyor durumlar. 2027 yılının ingilteresini izliyoruz. 2006'da çekilmiş bu filmi 2025'te izlemiş biri olarak film içerisinde kullanılan tekniklerin gerçekten de hemen hemen günümüz teknolojisiyle eşleştiğini görmek filmi daha da gerçekçi kılıyor. 20 küsür yıl sonra geçen bir kıyamet senaryosu diye uçan arabalarla vs. donatmamaları filmi bence daha da sarsıcı yapıyor, özellikle yakın zamanda geçirdiğimiz bir pandemi sürecinden sonra insanlık hakkında yapılan böyle yapımlar daha da etkileyici olabiliyor. uzun lafın kısası gayet güzel bir filmdi.
harika kurgulanmış bir suç filmi. şimdilerde bu kadar zekice filmler çekilememesi benim canımı sıkmaya başladı ama artık... kevin spacey film başlar başlamaz kayser söze'nin sen olduğuna %100 emindim, filmde o kadar barizdi ki bu durum ters köşe olamadım o yüzden ama kurduğu oyun da çok yerinde ve keyifliydi. ayrıca spacey döktürmüş cidden film boyu normal yürüyüşe geçmesini bekledim...
postmodern yapımlardan, eserlerden hoşlanmayan biri olarak zevkle izledim filmi. filmin başlangıcındaki anlatıcının "burası filmin başladığı yer ama başlangıcımız değil." demesiyle birlikte bize karman çorman hikâyenin ve sahnelerin hatta karakterlerin iç içe geçip düşünce seline sokacak ve izlerken vaktin nasıl geçtiğini anlayamayacağımız bir 'yaratı'ya düşüyoruz. yaratı dedim çünkü film anlatıcısı tarafından tam olarak böyle ifade ediliyor. 'bu bir film yani yaratıcı ama acıtıyor.' anlatıcının daha filmin ilk dakikalarında söylediği birkaç cümleyle aslında filmin nasıl gideceğini ve nasıl biteceğini görmüş oluyoruz. seçimlerin ve seçememelerin nelere mâl olabileceğini bir yaratıyla gözlemliyoruz. film birçok açıdan içime dokundu. sığ bir görüşle alex karakterinin allah bin belasını versin diyebilirim bunun dışında da filmde içime dokunan birçok replik var onlardan biri son sahnelerin birinde geçen 'beni sevdiğini sanmış.' repliği kesinlikle alex karakterini ve yaşadığı ikilemi çok iyi ifade etmiştir zannımca.
8. don't say a word 6/10ben eski yapımların en çok insanı sıkmamasını seviyorum. genelde bir buçuk saati aşkın bir yapım izlediğimde gereksiz sahnelerde boğulacağıma çok ikna şekilde izliyorum hatta bazen film hızını arttırıp izlediğim bile oluyor. don't say a word'ü izlerken bu hisse kapılmadım. aksine aktı gitti, beni öyle çok şaşırtan bir film oldu diyemem 'vaaaaaaaaaaaaaay ne film çekmişler he!' de dedirtmiyor elbette ama sıkmıyor da. koltuğa uzandım battaniyemi üzerime çektim ve 1 saat 50 dakika boyunca tadında bir gerilimle aksiyon filmi izledim. konu açısından iyi bir filmdi e oyunculuklar zaten döktürülmüş, tüm bunların dışında dedektifle bu kadar erken tanıştıktan sonra onun daha etkili bir karakter olacağı izlemine kapılıyor seyirci en azından ben öyle bir izlenime kapılmıştım.
9. dark city 7/10
izlerken akıl tutulması yaşatan türden bir yapımdı. kesinlikle kitabı olsun isterdim. HATTA KİTAP SERSİSİ. ben kurgulanan o dünyaya baya hayran kaldım açıkçası. film içerisinde de bütün gerekli detayların yavaş yavaş izleyiciye aktarılmasına da memnun oldum. sonuna kadar tam olarak ne olduğunu anlatmadı izleyiciye ama kesinlikle şehir gibi karanlıkta da bırakmadı. ve söylemeden edemeyeceğim fringe dizisindeki observerlara o kadar çok benzettim ki.... acaba observerlar kurgulanırken dark city'nin az da olsa etkisi var mıdır??? diye merak etmedim değil filmi izlerken. her an bir yerden august ya da september çıkacakmış gibi hissettim. AY BAK ŞİMDİ DE kullanılan isimlerin kullanım şekillerinin bile benzediğini fark ettim. mutlaka etkisi olmalı!!!.
10. lost highway 7/10
neo-noir filmlerden gerçek anlamda haz etmediğimi bir kere daha deneyimledim ancak lynch'in en iyi işlerinden birini izlememek de olmazdı. filmi izlerken en ufak bir odak kaybında filmi de kaybettiğimi fark ettim. filmi anlayabilmek için filmden hiç kopmamak gerekiyormuş. fred'in kurduğu fantezi dünyasını anlamlandırabilmeyi son 15 dakikada falan başarabildim sanırım. karma karışık bir yapım. başıyla sonu aynı ama başıyla sonu farklı... ne diyeyim filmdeki kötülüklerin imgesi mystery man bile gerçekten o kadar kötülüğün vücut bulmuş haliydi ki onu izlerken şeytanı izlediğime çok fazla iknaydım. bunların dışında lynch'in yapımına söyleyebilecek çok da söz yok zaten.
11. the man from earth 8/10sanırım uzun zamandır tek mekanda geçen ama beni bu kadar saran bir film izlememiştim. izlerken karakterlerle birlikte sorgulamaya başlıyor, sorgulamaya devam ediyor ve sonlandırıyorsun. neye inanacağı daha çok izleyiciye bırakılıyor film boyu. o koyu münakaşa içerisine giriyorsun, karakterlerden biri bir şey deyince "heh şimdi ne cevap verecek acaba?" diye içten içe yükseliyorsun. gelen cevapların da çoğunlukla tatmin edici olduğunu düşünürsek... ben müthiş bir felsefik alt yapıya sahip bir film izlediğimi düşünüyorum. ÇOK BEĞENDİM!
diziler
1. twin peaks (1. sezon) 5/10eski yapım birçok iş izledim ama en sarmayanı bu oldu sanırım. uzun zaman sonra ilk defa bir diziyi bu kadar uzun sürede izledim. ikinci sezona ne zaman geçerim onu bile bilmiyorum ama dizinin verdiği kimse siyah beyaz kadar net değildir hayat grilerden oluşur mesajını sezon boyu güzel işlemişler buna ve oyunculuklara binaen 5/10.
aslı enver'in hemen hemen bütün işlerini izledim ve enfes bir akşam yayınlanır yayınlanmaz havada kapıp bitirdim. yine harikalar harikası bir güzellikte. çok da güzel oynadığını düşünüyorum. hatta ben genel olarak diziyi izlerken bir tiyatro izliyormuşum edasındaydım. karakterlerin sert dönüşümlerini yakalayamamayı da buna yoruyorum çoğunlukla. ney nerede neden oldu çok fazla açıklanmamış dizide artık izleyiciye bilerek mi bırakıldı bu durum tamamlansın diye bilmiyorum ama çok da rahatsız edici değildi hatta dediğim gibi tiyatro havası katmış. ikinci sezon gelir mi? artık gelirse de kaç yıl sonra gelir netflix yapımı olduğu için bir şey diyemiyorum ama ben bu sezonu gayet ideal ve finalinin gayet devamı gelecek şekilde bittiğini düşünüyorum.
3. milyarderlerin sığınağı 5/10ispanyollar yapıyor bu işi diyorum. kurgu güzel, ispanyolların bu zeka dolu soygun senaryoları çok iyi oluyor gerçekten. bence hala daha la casa de papel başı çeker bu konuda ama milyarderlerin sığınağı da hiç kötü bir kurgu değil. beni dizide rahatsız eden birkaç unsur vardı elbet. bunlardan biri kesinlikle max ve asia arasındaki çekim, victoria'nın arsızlığı.. yani elbette victoria karakteri yer yer güldürüyor ama zihnimin bağnaz kala ve bu modern ispanyaya yetişemeyen bir yanı da var sanırım. çarpık ilişkileri beni çok fazla rahatsız etti. tüm bunlar dışında ben minerva'nın yasını da kardeşine olan öfkesini de daha fazla izlemek isterdim. bölüm yapıyorsunuz yaklaşık 1 saat, bunun 30 dakikasında çarpık ilişki izletiyorsunuz seyir zevkinin sıfır olduğu koca 30 dakika... ikinci sezonun geleceği sinyali verilmiş sonda ne zaman gelir artık allah bilir orasını ama ben minerva'nın kaçma girişimi ihtimaline karşı da sığınak sonrası bir planı daha olduğuna inanıyorum. evet max kapıyı açtı bir ışık gördük ama o ışıkta max neyi gördü seyirciye göstermediler ikinci sezon başında oradan bir ters köşe gelir max ve asia arası ilişki başlar ve zenginleri soymaya devam ederler gibi geliyor bana. koca sezonda gerildiğim ve heyecanlandığım sadece son 20 dakikaydı. umarım bu güzelim kurgu ve konuyu ikinci sezonda daha heyecanlı işlerler...
okunanlar
1. prova mankeni- zeynep kahraman füzün 7/10kısa hikayelerin kimisi yüreğime dokundu, tüylerim ürpererek okudum. kimisi benim içime dokunmadı ama bu güzel olmadıkları anlamına kesinlikle gelmiyor. kaleminin çok güçlü olduğuna inandığım yazarı kutlarım. kitabın başındaki "sen gitmeseydin ben yazmayı unutsaydım" parafıyla ne kadar da yüreğe dokunacağını bağırıyor kitap, cümleyi okur okumaz hikayelerinde boğulmak istiyorsun. diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. birkutukitap uygulamasını bu sebeple çok seviyorum, bu değerli hazineleri keşfedebilmek için. (alıntılar için tıkla)
okumaya başladıktan sonra insanın elinden bırakabilmesi pek mümkün değil. neredeyse başladığım gün bitirdim kitabı diyebiliriz. aslında çok da gizem yaratarak ilerlemiyor hikaye ama okudukça okumak istiyor insan. zaman zaman da sinirlenip kitabı fırlatıp atma isteği doğdu içimde özellikle ikinci günün hikayesinde. sonra hikayenin beni bu kadar sinirlendirmesinin sebebinin gerçekten insan denen mahlukatın bu kadar alçak olabilmesiyle alakalı olduğunu fark ettim.. kurgu olması çok olağan olabilecek bazı detaylar o kadar gerçek de olabilirdi ki, yazarı tebrik ederim en azından ben okuyucu olarak o ince çizgide yürürken bi o tarafa bi bu tarafa dengemi kaybederken buldum kendimi. kitabı bitirdiğimdeyse içimde hiçbir hüzün oluşmadı desem yeridir. çoğunlukla bir kitabı bitirdiğimde karakterle bağ kurar ve bitmiş olması kalbimi kırardı ama sanırım hikayenin ölüm sonrası olmasından da mütevellit sonun gerçekleşmesi bu defa tam aksi içimi rahatlattı ve gerçek bir huzurla yastığa başımı koydum diyebilirim. (alıntılar için tıkla)
3. tarlakuşu- dezsö kosztolanyı 6/10
bir kitap düşünelim ki toplamda 13 bölümden oluşsun ve 11. bölüme dek 'tanrım ben ne okuyorum şu an??! diye sorgulattıktan sonra 11. bölümden itibaren kalan her şeyi anlasın. evet kitabın %80'ini okumak çok zor, okurken insan ne okuduğunu anlamıyor üstüne akıcılık çok zayıf. eğer ki sonunda dert nedir anlayamasaydık puanlama bile yapmaya gerek duymazdım. belki de yazarın gayesi buydu orası ayrı tabii. ama sanki tüm kitap boyunca ağzında lafı geveleyen birini dinledim saatlerce de en son anlattığı son on dakikada anladım anlamam gerekenleri gibi hissettim, bilmiyorum belki de benim kafam almadı bu kitabı henüz? başka bir yaşta tekrar okumak üzere rafa kaldıralım şimdilik ve bu kitabın alıntısını ayrı bir blog olarak değil şöyle aktarmak isterim:
"beni anlamıyorsun", diye cevap verdi ihtiyar öfkeyle. "ben ondan bahsetmiyorum."
"peki, neden bahsediyorsun?"
"burada acıyandan, burada," dedi ve kalbinin üzerine vurdu. "burada olandan. buradaki her şeyden."
"uyu artık." (s. 164)
"yaşlı adamın artık teselliye ihtiyacı kalmamıştı. hafiflemişti, uykusu gelmişti, soğuyan döşemenin üzerinde tabanı donuyordu. kanını kırbaçlayan o dalgalanmalardan tamamen sıyrılmış olarak yatağa doğru gitti, öfke nöbetlerinden yorgun bir halde boylu boyunca uzandı." (s. 170)
4. intermezzo- sally rooney 6/10
sally rooney okumayı seviyorum, üslubunun gündelik durağanlığı beni sakinleştiriyor genel olarak ama bu defa kitabı okurken daha fazla zorlandım. iki erkek kardeşin hayatına öyle bodoslama daldık ki kim nasıl biri anlayabilmek için kitabın ilk beş bölümünü okumak gerekti. ama rooney bu, kullandığı üslup bu bir okur da bunu kabul edip okumalı kendisini. bence sosyal medyada aldığı en büyük eleştiri de bu. insanlar kitap okurken sürekli bir şeyler olsun olaylar etrafında dönelim istiyorlar. intermezzoda bu çok daha az. evet çeşitli çelişkiler arasında kalan karakterlerin ilginç seçimleri kitabın bi yönü ama bu kitapta asıl olan karakterlerin de gerçek hayatın içinde çok kolay var olabilmesi. öyle ki ben okurken o kadar rahat şekilde canlandırdım ki zihnimde karakterlerin yaşamlarını. hatta yer yer bir sezon dizi izlediğimi düşünürdü bana. durağan, sakin ve amiyane bir tabir olmazsa hayat gibi bir kitap. bu sebeple de hayattan kaçmak isteyenlerin okumayı tercih etmemesi gereken bir kitap. ben de esasında bir şeyler okurken ve izlerken hayattan kaçmayı seven tayfadayım ama bazen hayatın içinden eserlerle hayatı kesiştirmenin bir mola ve gerçekliğe dönüş gibi hissettirdiği düşüncesindeyim. intermezzo ile gerçekliğe merhaba dedim ve güle güle de diyorum.
5. mezarımdan yazıyorum- machado de assis 7/10
kitabı okurken olaylara hakim olabilmek biraz zordu, ilk birkaç bölüm yazarın neyden bahsettiğini anlamlandırabilmek zaman aldı. bu durumun temel sebebini yazarın kitap içerisinde kendi kitabı hakkında yazdığı bir paraf ile anlatmak istiyorum: "..." kitabı baştan sona okurken başı dönüyor insanın anlatılanlardan bunun en temel sebebi de yazarın da bahsettiği gibi bir sarhoş misali konularda oradan oraya sürüklemesi okuru. bunlar dışında yazarın okuruyla birebir iletişim kurarak bir şeyler anlatması bir süredir okumadığım bir anlatım biçimiydi başta rahatsız olsam da kitabın sonlarına doğru yazarın benimle konuştuğu kısımları gözlediğim oldu. bir yaşama başından s/onuna tanıklık etmek güzeldi, ben memnun oldum.
6. bahçıvan ve ölüm- georgi gospodinov 8/10bu kitap üzerine pek bir şey yazmak istemiyorum, kayıp denilen şey kocaman bir şey. herkes bir şekilde altından kalkıp hayatına devam ediyor, hayatına devam etmek zorunda kalıyor. bir insan babası öldüğünde de hayatına devam ediyor, annesi öldüğünde de. herkesin yas tutma şekli farklıdır, yazar da babasının yasını en güçlü olduğu şekilde; kalemiyle tutmuş. kitabın başından sonuna bir yasa tanıklık ediyoruz. zaman zaman satırlarda kendimizi bulup yasa ortak oluyoruz. üzerine çok da söylenecek söz yok zaten gerçek hayattan çok gerçek bir kitaptı okuduğum.
gümrah, 311025


.jpeg)

.jpeg)

.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)





